28 Aralık 2012 Cuma

ODTÜ, şimdi, sonra…




      Tarihin seyri birey nezdinde karanlığa doğru yol aldıkça her ruh bu karaltıdan nasibini alır ve karamsarlığa kapılır. Eskiden her şeyin çok güzel olduğu, artık bir daha öyle olamayacağı sanrısı bütün hücreleri işgal eder. Özgüvenler yitirilir. Herkes kendini lanetlenmiş hisseder. Ancak fizik kanunlarına göre bunun bir sonu vardır. Bu düşüş en dip noktasına geldiğinde artık tarih seyir değiştirmeye hazırdır. Tabi, bu karanlık ruh halinin yarattığı psikolojik etki ile yükselmenin başladığını fark etmemek de mümkündür. Bu durumda devreye “haberciler” girer. Bize aydınlık günlerin şairleri gibi çağrıda bulunurlar: “Ey lanetli ruhlar! Korkmuş, sinmiş, yaralanmış, bitap düşmüş ya da ölmüş olabilirsiniz! Üstümüzde karanlığın dehşeti ve vahşeti vardı. Artık karanlık yarıldı! Korktuklarınızdan sıyrılın, korkacak bir şey kalmadı! Sindiğiniz yerden çıkın, artık hiçbir şeyiniz yok! Yaralarınızı sarın, bundan sonra düşmanın mermisi size işlemez! Öldüğünüz yerde dirilin, çünkü artık kıyam günüdür!”


      ODTÜ’lüler bize seslendiler!


      Rahatları bozuluyor… Bilim tarihinin görüp görebileceği en büyük aymazlıkla karşı karşıyayız. Akıl hocaları, kamuoyu yaratırsak üstünü örteriz sanıyorlardı. Galatasaray’la, Boğaziçi’yle, Marmara’yla, İTÜ’yle ve Mimar Sinan’la başladılar. Ancak cevap gecikmedi. Üniversiteler bir bir direnişe geçiyor. Ankara ve ODTÜ bizde kaldı. Mimar Sinan’ı, İTÜ’yü ve Galatasaray’ı alabiliriz. Beyazıt ise harekete geçildiği anda bize gelecektir. Hareket biraz domino gibidir. İradesiyle başlarsa durdurmak pek mümkün olmaz. Katlana katlana büyür. Karşısına dikileni önüne katar. Bendini yıkarak aşar.

Hacettepe yenilgiyi kabul etti. Mimar Sinan ve İTÜ’de ise çözülmeler hızlanıyor. Galatasaray’da ise rektör bırakın odasından çıkmayı insanlık önüne çıkamayacak! Herkesin gözü önünde cereyan ediyor her şey. Onlarca lafazan televizyonlarda ‘padişahlarını’ koruma kaygısıyla terler sarfediyor. Korkuyorlar! Biz vurdukça onlar dağılıyorlar. Biraz daha vurursak daha fazla dağılacaklar. Kararlılıktan ve özgüvenimizi siper edinmeliyiz. Çünkü saldırıya geçmek için fırsat kolluyorlar. Eski örneklere biraz bakarsak, elimizi çektiğimiz anda saldıracakları aşikar. Sessizce, sinsice… Bir daha böyle şeylerin olmaması için ellerinden geleni yapacaklar ve bizi daha geriye atacaklar. Seçenekler, burada, karşımızda bu kadar açık seçik duruyor.

ODTÜ’yle başlayan bir enerji birikti/birikiyor. Bunu nasıl kullanacağımız ya da kullanacak mıyız-kullanmayacak mıyız, burası bizim yaratıcılığımıza kalıyor. Peki Ne Yapmalıyız?

1) Şu anda en acil görev olmak üzere, bir öğrenciler koalisyonu toplantısı(vb.) gerekmektedir. Orada ortak katılımla, gerici olmayan(neo-liberalizme ve gericiliğe karşı) bütün üniversite unsurlarıyla beraber tartışmalarla bir yol haritası ve araçlar silsilesi belirlenmelidir. Şu anda bu merkezi oluşturabilmek zor gibi görünse bile pratiğin yarattığı bu biraradalıkla paralel olarak yerellerden itibaren bu mesele tartışılmaya açılmalıdır. Hareketliliğin vuku bulduğu tüm merkezlerde ‘üniversite oluşumları’ yaratılmalı. Neoliberalizme ve gericiliğe karşı duran bütün güçlerin içerisinde siyaset yapabileceği, öğrencilerin üniversitede karar alma mekanizmalarında özne oldukları gerçekliğini yüzlerine çarpan bu oluşum, bizim anladığımız manada ÖTK’lara giden yolun önünü bu şekilde açabilir/açmalıdır. Bu, şu anın bir ihtiyacıdır. ODTÜ’de ve sonrasında olanlar “ne olduğu” konusunda anlaşılmaya ihtiyaç duyan büyük şeylerdir. Bunu anlamazsak, bir sonraki sefere kadar ellerimiz kollarımız bağlı beklemek zorunda kalacağız. Biz beklersek onlar beklemeyecekler, biz vurursak onlar dağılacaklar. Eğer küçük anlaşmazlıklar ve irade kazaları yaşanmazsa bu hareket şuan tepemizde duran, ceberut iktidara ve temsil ettiği düzene karşı büyük bir muhalefet odağını başlatabilmenin kaldıraçı olabilecek güce sahiptir.

2) Artan polis terörüne karşı en geniş cepheyi yanına çekmeyi hedef edinen bir perspektifle hareket etmeliyiz. Yerelden genele kadar… Çünkü süreç bu baskının artacağını bize söylemektedir. Kitleler açısından meşruiyetimizi genişletmek için zihinlerimizi zorlamalıyız.
Tıpkı bugün olmakta olduğu gibi İTÜ’den ve Mimar Sinan’dan Galatasaray’a, Galatasaray’dan İTÜ’ye, Hacettepe’den ODTÜ’ye, ODTÜ’den Ankara Siyasal’a ‘direniş destekçileri’ adı altında kitleler olarak yardıma koşmalıyız. Toptan ve birbiriyle bütünlüklü merkeze doğru dönüşebilecek bir öğrenci muhalefetini yaratabilmek için bu tür yoldaşlaşmalara ve devrimci dayanışmaya ihtiyaç büyüktür.

3) Üniversite ikiye bölünmüştür. Ortalama her birey nezdinde bu gözle görülür hal almıştır. Yeni YÖK yasa taslağı gerçekliği de buna amiyane tabirle katkı sağlamıştır. ‘Geleceksizlik’ meselesi öğrenciler açısından bir somut olmakla birlikte politika alanıyken, mütevelli heyeti elinde istenildiği zaman kapı önüne koyulabilecek birer taşeron olma riskini taşıyan akademisyenler açısından da kaygı verici hal almıştır. Sinecek, köşesine çekilecek, daha doğrusu ‘bilip de söylemeyecek’ bilim insanı istiyorlar. Bu gerçekliği fark eden akademisyenler bilimin onuruyla geleceğin aydınlık yüzü olan öğrencilerin yanında kümelenmeye başladılar. (Elbette daha öncesinde de muhaliftiler, fakat meselenin zihinlerde kalmış saklı gerçekliğinden ziyade pratik vuku bulmuş hali daha ehemmiyetlidir) Bu yarığı derinleştirme işlevi bizimdir. Üniversite emekçilerinin tamamını bu sürece dahil etmenin yollarını aramalıyız.

Her yeri zapturapt etmek istiyorlar. Herkes onlara biat etsin istiyorlar. Kaybedecek bir şeyimiz yok, oysa kazanacağımız koca bir dünya var.

13 Eylül 2012 Perşembe

Harçlar kalktı mı?


Hangi otobüs durağına baksak, hangi bilboard'a baksak yeni bir özel üniversitesinin reklamı ile karşılaşıyoruz. Her meydanda çadırlarını açmışlar öğrencilere kendi okullarını seçmeleri halinde verecekleri imkanlardan, eğer sınav puanları biraz iyi ise verecekleri burslardan bahsediyorlar. İş o kadar ileri gitti ki, artık Devlet Üniversitelerinin duvarlarında bile Özel Üniversitelerinin reklamlarını görüyoruz. İstanbul Büyükşehir Belediyesi mesela Taksim meydanında Aydın Üniversitesi ile ortak çadır açmış, ''Üniversite'' tanıtımı yapıyor. Bütün bunlar ilk başta öğrenciler için yeni imkanlar olarak gözükse de , aslında Üniversitelerin sermayeleşmesinde yeni bir evrenin habercisi...

Öncelikle bütün bu süreci anlamak için önümüzde duran YÖK reformu neler getiriyor buna bakmak lazım. YÖK'ün yeni ismi reformlardan sonra Yükseköğretim Düzenleme ve Denetleme Üst Kurulu(YDDK) olacak. Yeni YÖK reformunda en dikkat çeken hususlar; üniversite rektörlerini artık mütevelli heyetlerinin seçecek olması ve üniversitelere mali ve idari özerklik verilecek olması. (Mütevelli Heyeti dediğimiz yapı şu anda sadece Özel Üniversitelerde bulunuyor. Mütevelli Heyetleri okulun sermayedarlarından ve onların seçtiklerinden oluşan, okul ile ilgili kararları alan bir yapı. Kararlar ise sadece YÖK'ün onayına bakıyor. Mesela şu ana kadar rektör seçimlerinde Cumhurbaşkanı'nın ''ataması'' sonucu yeni rektörlerin listesi yayınlanırdı. O listede hiç bir Özel Üniversiteyi görmemişsinizdir. )Şu anda Özel Üniversitelerde Mütevelli Heyetleri kendi rektörünü zaten kendisi seçiyor. Buna rağmen mütevelli heyetlerinin daha rahat at koşturabilecek olmasına vurgu yapılması yeni dönemde Özel Üniversitelerin önünün daha da açılacağının göstergesidir. İkinci önemli noktada ise, Üniversitelere mali ve idari özerklik verilecek deniliyor. Zaten masraflarını Devlet Kaynakları ile karşılayan Devlet Üniversiteleri neyin mali özerkliğini kazanacak , ya da zaten devlet kaynakları ile karşılanan masraflar nasıl yine devletin denetiminde olabilir? Bütün bu gelişmeler Devlet Üniversitelerinin özelleşmesinin önümüzdeki YÖK reformu ile ete kemiğe bürüneceğinin bir göstergesi. Sermayenin gireceği Devlet Üniversiteleri iyiden iyiye mali ve akademik yönetimi Sermaye Patronlarına bırakarak, ''Yeni YÖK'' tarafından uzaktan ''denetlenecek.''
     
Şimdi deniyor ki; ''Üniversite harçları kalkacak, öğrenciler 1 kuruş dahi vermeden üniversite okuyacak.'' Demin sözünü ettiğimiz YÖK reformunun getirecekleri ve Özel Üniversitelerinin artmasını göz önünde bulundurarak eski YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan'ın kafasından canlandırdığı ''parasız eğitim''  hayalini hatırlamakta yarar var: ''Okullar bedava. Hiçbir yerde görülmemiştir. Şunu yapmak istiyoruz: Üniversiteleri paralı yapalım, ihtiyacı olana burs verelim. Hiç olmazsa üniversiteler ayağının üzerinde dursun. Sonra insanlar çalışınca bu parayı geri ödesin. Aynı Kredi ve Yurtlar Kurumu'ndan alınan kredi gibi. ABD'de olduğu gibi mezuniyetten sonra ödesin." Eski YÖK başkanının bütün söyledikleri Üniversitelerinin özelleştirilmesi sürecini işaret ediyor. Özel Üniversitelerin sayısı artacak önce, burslar verilecek ,imkanlar artacak,bütün bunlar olurken Devlet Üniversiteleri bunlardan yoksun kalacak, artık çağın gereği olarak üniversiteleri de sermayeye bırakmak lazım geldiği üzerinde durulacak, yoksa öğrencilerin okuldan çıktıktan sonra işsiz kalacağından falan bahsedilecek, ve en sonunda yavaş yavaş Devlet Üniversitelerinde sermaye resmen söz sahibi olmaya başlayacak... Sermayenin Üniversiteleri ele geçirmesi için gereken doğal süreç bu zamana kadar -bir kısım duyarlı öğrenci buna dirense de- kusursuz olarak işledi. Yeni YÖK Başkanı Gökhan Çetinkaya'nın dedikleri de pek farklı şeyler değil. Gökhan Çetinkaya son yaptığı basın açıklamasında YÖK reformuna en çok sermayenin ihtiyacı olduğunu belirtti.
   
Bütün bunlar şimdilerde Tayyip Erdoğan'ın YÖK reformuna az bir zaman kala ''parasız eğitim'' diye ortaya çıkmasından şüphelenmemizi gerektiriyor. Evet, kesin olarak şüphelenmeliyiz. Eğer gerçekten 'parasız eğitim' isteselerdi; parasız eğitim pankartı açan gençleri hapislere atarlar mıydı? Bu süreç Üniversitelerin Özelleşmesinden yeni bir evrenin başlangıcı olabilir.

(Red Dergisi'nin Ağustos sayısında yayımlanmıştır.)